29 Ocak 2009

[Yazarlık] Dorian Gray Olmak

Dorian Gray, gözlerini portresinden ayırmadan: "Ne acı!" diye mırıldandı. "Ne acı! Ben yaşlanacağım, çirkinleşeceğim, korkunç bir yaratık olacağım, bu resim hep genç kalacak, hiç yaşlanmayacak. Ah! keşke bunun tersi olsaydı! Ben genç kalsaydım da resim yaşlansaydı! Buna karşılık... buna karşılık... varımı yoğumu verirdim! Evet, bunun için veremeyeceğim hiçbir şey yoktur!"
Dorian Gray'in Portresi, Oscar Wilde, Boyut Yayınları, sf. 37

Bu satırları okurken kendime sormadan edemedim:

"Yaşayışlarla gelen olgunluğun izleri nasıl böyle kötülenir, güzellik nasıl böylesine önem arz edebilir?" Güzelliğin bu kadar yüceltilmesi, benliğin arka plana atılması bana çok yersiz ve çocukça bir kıskançlık gibi gelmişti.

"Dorian Gray'in yerinde olsaydın; insanlar güzelliğinle büyülense ve o büyü - sen onu kaybetmene rağmen - bir tuvalde sonsuza dek saklansaydı; ne hissederdin?"

Cevap kesin; ama anlayıştan yoksundu: "O kadar da önemsemezdim. Hayat böyle ne de olsa..." İçimdeki çatışmada Dorian Gray'i savunan tarafım anılarımdan benzer bir yanıtı bulup çıkardı.

Çok değer verdiğim biri, Dostoyevski'nin zamanında rahat bir yaşam süremediğini; fakat şimdi torunlarının O'nun eserlerinden gelen para sayesinde maddi zorluklarla uğraşmak zorunda olmadığını anlatıyordu. "Dostoyevski için, öldükten sonra ne fark eder ki?" demiştim. Torunlarının hazıra konduğunu, usta yazarınsa sahip olması gerekeni zamanın ve ölümün ondan çaldığını düşünmüş olmalıyım. Sahip olduğu kelimeleri, hissedişleri, hikayeleri, dehayı - Dorian Gray'in güzelliğindeki gibi o 'büyü'yü - bir kağıtta ölümsüzleştirmiş; kağıt, Dostoyevski'den alıp götürdükleriyle şimdi bile yaşarken, gerçek 'büyü' ise ölüp gitmiştir.

Bunları düşününce Dorian Gray'i savunan tarafıma hak verdim; içimde onunki gibi çocukça kıskançlıkların sürekli belirip kaybolduğunu fark etmiştim. Bu kıskançlıklar belki güzellikle ilgili değildi; ama beni ben yaptığını hissettiğim şeylerle ilgiliydi.

Bazen, eskiden yazdığım yazıları kimsenin okumasını istemiyorum; çünkü eskiden bu yana kelimelerim, bakış açım, anlatmak istediklerim değişti. Ben, artık eski ben değilim. Gözümde yazmış olduklarım kişileşmişken, kalkıp da şimdiki benden daha becerikli çıkmalarından korkuyorum. Zaman, kelimelerimi daha iyi kılmak zorunda değil; sıkıcı ve çekilmez hâle de getirebilir.

Kendimden yola çıkarak yazarlar hakkında okuduğum şeyleri düşününce - ne yazık ki - bu endişelerin çok yaygın olduğunu gördüm. "Artık yazamıyorum," diyen yazarlar; yazamadığında bir zamanlar yazmış olduklarını kıskanmıyor mu? Yeni 'ben'inin önceki başarılarını elde edememesinden korkmuyor mu? Yazamamalarının asıl sebebi bu değil mi... Belki de bu yüzden yazarlar hep ilham arar, zihinlerinde bilgi ve yaşamışlık koleksiyonu kurar; kaybettikleri 'büyü'nün yerini doldurabilmek için. Bazense zengin bir tüccarmışçasına sahip olduklarını karşılıksız bağışlar, bir gün fakir kalırsam diye endişelenmeksizin. Hangisi doğru olan?

Zengin tüccar olmasam da onun kılığına girip sahip olduklarımı oraya buraya saçmak isterim. Dünya'da benim de bir izim olsun diye değil; verdikçe daha fazlasının beni bulduğunu hissettiğim, daha fazla 'ben' olabilmek için.

Geçmişe takılıp kaldığımız sürece, gelişimin durma ve portremizin - bizi biz kılan izlerin - çirkef bir hâl alma olasılığı her zaman olacak. Öyleyse, Dorian Gray olmak ya da olmamak...

M.T.S., 29 Ocak 2009

Tepkiler: 

8 yorum:

Doruk dedi ki...

Gelişim ve değişimler hayatımızın en büyük parçası, hele genç olan bizler her an yeni bir şeyle karşılaşabiliyoruz; bunun sonucunda da fikir ve zevklerimizin yerini de doğal olarak yenileri alıyor. Bir sene önce her şarkısını tüm söz ve hatta bateri vuruşlarına kadar ezberlemeye çalıştığım sanatçıları artık dinleyemiyorum bile, birkaç ay önce yazarken hoşuma giden bir yazı için bugün komik sıfatının rahatlıkla kullanabiliyorum. Asıl anlayamadığım bir konu üstündeki yorumumdan sonra bana "daha geçen ay böyle demiştin ama" diye neredeyse hesap soran arkadaşlarım; şu anda, saçımın 20-30 yıl sonra kırlaşacak veya tamamen dökülecek üzülmem ama 20 yıl sonra bir şeyden bugünkü zevki alacak olursam o halime üzülürüm (tabii bu fikrim de değişmezse).

H.Y. Ergün dedi ki...

Mim kabul eder misiniz bilmem ama yine mimledim sizi.

Tila Sadık dedi ki...

Doruk, yeri geldiğinde (hesap sorarcasına olmamak şartıyla) "Daha geçen ay böyle demiştin ama" diyenlerden biri olarak, bunun nedenini açıklama ihtiyacı duyuyorum. Yakın hissettiğim kişiler bir konu hakkında fikrini belirtmiş, daha sonra ise buna aykırı bir şey söylüyorsa nedenini sorarım. Kelimesi kelimesine cümlelerinin olumsuz halini söylemiş olması küçük bir ihtimal; oysa kendimce bir özet 'cümle' çıkarıp, birbirinin aksi şeyler söylediğini 'sanıyor' olabilirim. Belki de çok farklı şeylerden bahsediyordur. Görüşleri gerçekten değişmiş ise, hangi sebeplerden ötürü değiştiğini bilmek isterim. Akıl akıldan üstündür. Gelecek açıklama farklı bir bakış açısı edinmemi sağlayabilir.

20 yıl sonra bir şeyden bugünkü zevki almak, başarabilirsem, çok büyük bir mutluluk verir bana. 20 yıl öncesinin anılarına saplanıp kalmak değil; 20 yıldır aldığım o zevkin üzerine yeni tatlar eklemek, o ilk anlardaki tutkuyu koruyabilmek... Yıllar geçtikçe zevk aldığım şeyler yitip giderse eğer, hayatımın sonuna doğru beni ayakta tutacak ne kalır ki geriye?

Yorumların için çok teşekkür ederim. Yazdıklarım üzerinde düşünüldüğünü bilmek çok güzel.

H.Y. Ergün, ilk mim'imi bana armağan etmiş oldun. Uzun zamandır yazmıyordum, hoş bir başlangıç olacak benim için. Teşekkür ederim.

Doruk dedi ki...

Fikrini değiştiren birisinden bunun sebebini öğrenmek istemek zaten çok doğal bir durum ancak benim bahsettiğim insan tipi bundan ziyade "fikirlerin değişemeyeceğini" sanan ve hatta bunu komik bulan kişilerdi daha ziyade, başka bir deyişle hesap soran.

Ancak ben hala 20 yıl ilerisinde yaşamaya devam edebilsem ve hatta aynı şeylerden zevk alsam bile alacağım keyfin aynı nedenden kaynaklanacağını sanmıyorum, bir eserin bu kadar kalıcı olabilmesi için uçsuz bucaksız bir üslupta, dahice bir içerikte tasarlanması gerekir bana kalırsa ki bu da zaten her seferinde yeni bir tat almamızı sağlar.

Bir de ben şöyle düşünüyorum işi biraz da "meme ve mim" konusuna benzeterek, 20 yıl sonra herhangi bir konu üstünde aynı şeyleri düşünürsem (Hissedersem diyemem, zira hislere mantık veya değişimin sesini dinletmek daha zor oluyor çoğu zaman.) yaşamanın ne anlamı kalır? Dün ve yarın arasındaki ben hep başka bir kişi olmalı, yeni çağrışıma uğramalayım ki bugün boşa gitmesin.

Hoşgeldin demek bana düşmez elbet ancak uzun bir zaman geçtiğini de belirtmek gerek: )

Tila Sadık dedi ki...

Hoş geldin denmesi her zaman hoşuma gider, teşekkür ederim :)

Zevk almak ile, bilgi birikimi ve deneyim açısından değişime uğramayı, dediğin gibi, aynı kefene koymak pek mümkün değil. Şimdi demek istediğini daha iyi anlıyorum. 20 yıl sonra herhangi bir konu hakkında aynı şeyleri düşünür, üzerine yeni bir his/düşünce eklemezsek; bunun zamanı durdurup belli bir anda takılıp kalmaktan; bir anlamda ölmekten farkı olmaz sanırım. Fakat böyle düşününce, sürekli kısa süreli hafıza yitimi yaşayan kişilerin yaşamı oldukça anlamsız gözüküyor. Anlık mutluluklar, değişimden/gelişimden daha değerli olabilir mi acaba?

Doruk dedi ki...

Bu konuda bir çelişki yaşıyorum ben de, özellikle yalnız olmadığım; sevdiğim insanlarla birlikte olduğum anlarda genellikle sadece kahkaha atmayı isterim mesela ancak yalnız kalmaya başladığım her an zamanımın boşa gittiğini düşünüyorum sanki; bilgisayar, televizyon, okul bile çoğu zaman bu konuda bana zaman kaybı gibi geliyor, yalnız bırakılsam kendimi çok daha iyi geliştirebilirmişim gibi sanrılara kapılıyorum. Önceki yazdıklarımdan robot gibi yaşayalım önerisi yaptığım sanılmamıştır umarım; ancak bu bahsettiğim yalnız kalma anlarında yaptığım her şey beni o sonuca ulaştırdı şu ana dek, belki tek yapmamız gereken dengeyi korumaya çalışmaktır; kim bilir.

Tila Sadık dedi ki...

Bazen, ben de yalnız bırakılsam dünyayı tek başıma keşfedebilirim, kafamdaki cevaplanmamış soruları cevaplandırabilirim gibi hissediyorum. Burada yalnız bırakılmaktan kastım zamanı durdurmak aslında. Her şey, herkes dursun ve dünya tekrar akmayı beklerken edinebileceğim bütün bilgileri edineyim ve sonunda, dünyaya yetişebileyim istiyorum. Hayal olarak kalmaya devam etse de, gerçekleşme ihtimali beni ürküyor. Çünkü insan çok fazla bilgilendikçe, iyi/yeni şeylerle beraber kötülükleri de görüyor, çaresiz ve mutsuz hissetmeye başlıyor kendini. Bunu istemiyorum. Yine de içimdeki öğrenebileceğim her şeyi öğrenme isteği almış başını gidiyor; buna 'maymun iştahlılık' diyorum.

Robot gibi yaşayalım önerisi yaptığını hiç düşünmedim; fakat insanoğlunun gelişmiş robotlardan çok farklı olduğunu düşünmüyorum (çok fazla bilim-kurgu filmi izliyor olabilirim). Her ne kadar insanlar yollarını yaptığı seçimlerle çizse de, bu seçimleri etkileyen çok fazla faktör var. Yetiştirilme tarzı, genetik miras, çevre gözümüze ilk çarpanlar; bir de hiç fark etmediğimiz minik ayrıntılar var. Vücudumuzun etten kemikten biyolojik bir yapıya sahip olması, çok gelişmiş bir robot türü olamayacağımız anlamına gelmiyor; fakat öyle olduğumuzu gösteren bir kanıt da yok.

'Robot'u mecaz olarak kullanmıştın, biliyorum, sadece 'robot gibi' dendi mi bunları söyleme ihtiyacı hissediyorum. Sıkmıyorum umarım.

Son söylediğin çok hoşuma gitti. Evrenin her bir köşesinde, hatta kendi içime baktığımda gördüğüm en değerli şey 'denge'. Şu an için cevaplanmamış sorularıma "Evet, cevap bu olmalı," diyorum.

Bu arada, yorumlarımla yazıdaki konudan biraz kopmamıza neden oldum sanırım. Bu konuları tartışmaya başlayınca susmayı bilmiyorum. 'Sus artık' demekten çekinme lütfen :)

Doruk dedi ki...

Aslında aynısını ben söyleyecektim, yazı neydi ben nereye çektim de blog'unu mahvettim diye, ama insan da konuşmaya başladı mı susamıyor ki işte: ) Robot olmamanın da en zevkli kısmı bu olsa gerek, sınırlara ihtiyacımız yok.