2 Nisan 2009

[Başıboş Anlatılar] Gitar Telinin Üzerindeki Dünya

Çocuk programlarından fırlamış desenlerle kaplı yatağımın üzerinde oturmuş müzik dinliyordum. Birden, etraftaki tüm evlerin boş olduğunu fark ettim. Müziği istediğim kadar açabilirdim, kimse rahatsız olmazdı.

Daha önce müziğin sesini en fazla yarısına kadar açmıştım; ki bu, müziğin tüm evde gürlemesine yeter, kısa sürede başımın ağrımasına neden olurdu. "Fırsat bu fırsat!" dedim ve hayatımda ilk defa o sesi sonuna kadar açtım. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Heyecanla yatağıma sıçradım, bağdaş kurup meditasyon yaparcasına bu 'gürültü'ye odaklanmaya çalıştım.

Her şey, normal müzikten fazlasıyla farklıydı. Belki de hoparlörün eskimiş olmasından veya seçtiğim parçanın tarzından; normalde parçada olan seslerin haricinde, koro halinde tiz sesler duyuluyordu. Kendimi odamdan ayrılmış, farklı bir diyara yelken açmış gibi hissediyordum. Tiz sesler korosu yer yer mutluluk çığlıkları atıyor, yer yer hüzünle ağlıyordu. Şimdi, öyle olmuştu ki, solistin ve orkestranın müziği gürültü halini almış, geri kalan acayip sesler ise asıl müziğe dönüşmüştü.

Gürültülü içsel yolculuğum sırasında titreşimleri de hissediyordum elbet. Duvarların, yerin, üzerinde oturduğum yatağın zangır zangır titrediğini duyumsuyordum. Her şey, müziğe ayak uydurmuş, dans ediyordu adeta.

Derken aniden, kendimi bir gitar telinin üzerinde buldum. Ben, telin üzerinde duracak kadar küçülmemiştim; aksine gitarın teli öyle büyüktü ki, bu koca evle beraber üzerinde zıplayıp, titreşip duruyordum. Tıpkı eskiden, insanların dünyayı bir geyiğin boynuzları üzerindeki tepsi sanması ya da bir kaplumbağanın sırtında yaşadığımızı düşünmesi gibi. Bu gitar teli evreninde de zıplamadan, hoplamadan, dans etmeden durmak yasaktı. Elimde değildi zaten; gitar teline müziğin ritmi değdikçe, suratımda delicesine bir sırıtışla dans etmeye devam ediyordum.

Gitar teli evreni beni çok mutlu etti. Kendimi hiçbir şey yapmadan, sadece o telin üzerinde yaşayarak işe yarayan bir parçacık gibi hissettim. Benimki gibi bir dünyada, müzikal bir dehanın parmaklarının ucunda, dokunuşuyla yeni hayatlar (yeni hoplayıp zıplama maceraları) yaratan büyüleyici müziğin bir parçasıydım.

Bunları hissederken; dünyamızı, yine dünyadan bir şeylerin üzerine oturtmanın ne kadar huzur verici ve eğlenceli olduğunu fark ettim. Yağmur yağması, Atlas*'ın ağlaması; ateş saçan volkanlar, bir sobanın önünde ısınması; depremler, dünyayı taşımaktan yorgun düşmüş kollarının titremesinden olabilirdi... Bilinmeyen yoktu! Dünyayı taşıyan şeyin yapısını, davranışlarını, her şeyini (kendi dünyamız sayesinde) zaten biliyorduk. Ve böylece evreni de... Bilinmeyen olmayınca, korku da olmuyordu; zihnimizin çözüm bulamayacağı tek şey bilinmeyendi çünkü.

Gitar telinin üzerindeki dünyada sarhoş edici titreşimlerle hoşça vakit geçiriyordum ki, kulaklarımın ağrımaya başlaması; beni, Atlas'ın sırtından boşluğa, bilinmezliğe atılmış dünyama geri getirdi.

*Atlas: Yunan mitolojisinde, Titanların tanrılara karşı giriştikleri savaşta yenilince, dünyayı omuzlarında taşımakla cezalandırılmıştır.

M.T.S., 2 Nisan 2009, Bodrum

Tepkiler: 

5 yorum:

Tila Sadık dedi ki...

Not: Atlas ilginizi çektiyse, Arzu Çur'un 'Ellerinizi Arkanızda Tutun!' adlı öyküsünü okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

H.Y. Ergün dedi ki...

Harika ve çok canlı bir anlatımdı.

Doruk dedi ki...

Özellikle son kısımdaki benzetmeler bir kalem oynatma alıştırması kadar kıvraktı, yeni bir düzlem bulduktan sonra geriye hayal etmek kalıyor sadece.

Hazal dedi ki...

Güzel bir dille anlatmışsıns evgili Tila. Oldukça keyifli ve neşeli bir yazı oldu bu bana. Okurken ben de eğlendim diyelirim :). Bir gitar telinin üzerinde olmak hiç aklıma gelmemişti, ama eminim o gitar telinde hoplayıp zıplayrak çıakrdığın sesler, o güzel dünyayı daha da renkli kılan bir unsur olmuştur.
Dünyaya geri dönmene gelince, başlayan ehr şey biter...

Bu arada mim'ledim seni. Komşunun mim tabağı boş yollanmazmış :D. Yalnız, Aykırı Çağrışım'dand eğilde diğer blogumdan mimledim, girince şaşırma(2blogum varda :P).
Buyur adresi. Umarım cevaplarsın ya da ilgini çeker.

http://ogrencimsi.blogspot.com/

Tila Sadık dedi ki...

H.Y. Ergün, teşekkür ederim. Benim için çok ilginç bir deneyimdi. Bu ilginçliğinden olsa gerek canlılığı.

Doruk; yaşamdaki gerçeklikler, düşünce kalıpları hep hayal etmeye bakıyor, değil mi? Ne hayal edersek; sınırlarımız da o, kimliğimiz de...

Sevgili Hazal, mim için teşekkür ederim. İkinci bir blogun olduğunu bilmiyordum. En kısa zamanda mimi cevaplayacağım :) Sevgiler.