16 Nisan 2010

[Eleştiri-Yorum] Çözümleme: Leylâ Erbil’in “Vapur”u

Leylâ Erbil'in "Gecede" adlı ikinci öykü kitabında (1968) yer alan "Vapur", simgesel anlatımıyla kafa karıştırıcı olabileceği gibi, aynı zamanda buram buram düş kokan bir öykü. Bir vapurun başkaldırı serüvenine tanık olurken, diğer yandan İstanbul'un tarihinde geziniyor, okuyarak zamanın bağlarından kurtulmuş bir gezgine dönüşüyorsunuz. İkinci bir okuma için okul için hazırladığım öykü çözümlemesini aşağıda bulabilirsiniz. Öyküyü ilk kez okuyacaklara her türlü çözümlemeden uzak, kendi imgelemleri ile sarmalanmış bir okuma tavsiye ederim.

* * *

Leylâ Erbil'in “Vapur”u[1]

Öykü, A. Cabir Vada'nın “Boğaziçi Konuşuyor” adlı eserinden bir alıntıyla başlar. Birkaç paragraflık bu alıntıda, Şirketi Hayriye'nin kuruluşu ve şirket hisselerinin kimler tarafından, nasıl paylaşıldığı, ansiklopedik bir dille anlatılmaktadır. Bu bölüm, okuyucuda öykünün gerçekliğe sıkı sıkıya bağlı olduğu izlenimini uyandırır.[2] Ancak okumaya devam edildikçe bu izlenim sarsılmaya başlar. Okuyucu, düşsellikle gerçeklik arasındaki dalgalı sularda seyreden, nereye gittiği bir sır, mürettebatsız bir vapurun tek yolcusudur.

Alıntıyı “Vapurun iskeleden kalkışını gören olmadı. Doğrusu buydu,” sözleri takip eder. Daha sonra, vapurun ortadan kayboluşunu gördüğünü söyleyen iki 'güvenilmez' kişi olduğunu öğreniriz: kocamış bir balıkçı ve suçlu bir çocuk. Resmi kurumlar ise bu vapuru hepten yok saymaktadır; kayıtlarda vapurun var olduğuna dair hiçbir delil yoktur. Birinci bölümün sonuna geldiğimizde ise, ilk sözleriyle çelişecek şekilde, anlatıcının vapurun kaçışını 'gerçekten' gördüğünü öğreniriz.

Vapur ve Çoklu Kişileştirmeleri

Öykünün başından sonuna değin, ortadan kaybolup ardından açık denizde halka türlü oyunlar yapan vapurun, hem karakterlerle hem de öyküde doğrudan karşımıza çıkmayan kimselerle kişileştirildiği gözlemlenebilir.[3] Düşsellikle gerçeklik arasında gidip gelinen anlatımda, burada değinilecek gözlemlerin de büyük ölçüde farklı yollardan incelenebileceği ve farklı noktalara ulaşılabileceği unutulmamalıdır.

Vapur, ilk kez karşımıza çıktığında bağlarından kurtulan, dünyanın güzelliklerine açılan bir özgürlük savaşçısı, bir başkaldırandır. Pis, karanlık sulardan kurtulur; özgür olmamak bunlar demektir ve özgürlüğe, aydınlık sulara doğru açılır. Sevinçten havaya sıçrar, heyecanı dinince bu yeni dünyanın keşfi için etrafını gözler.

[...] sular burada çamurlu ama orada pırıl pırıl maviydi, yalım yalım beyaz köpükler döndürüyordu geceye, havaya sıçradı iki kez, denizi zangırdatarak oturdu yerine, oraya buraya eğildi, bakındı, Kızkulesi'ne doğru çevirdi burnunu, [...] (s. 32-33)

Üçüncü bölüme gelindiğinde, vapura bireysel özgürlükten daha geniş anlamlar da yüklenebileceğini fark ederiz. O; denetimsiz, lidersiz, kaptansız kalmış bir vatandır, halktır, mürettebatın
kendisidir aynı zamanda. Annesini bırakmış, onu yok saymış, hatta belki de öldürmüş bir çocuktur; duygusallığa yer yoktur onda.

Vapur olur da, kopar gider de kaptanı ortaya çıkmaz mı? [...] Vapurlar için kaptanlar mı önemlidir, kaptan için vapurlar mı? Bu vapurun alışılmış duygusallıklara karşı olduğu açıkça belli değil mi? Kendi türündeki, örneğin 74 numaralı vapurun içli bağlılığı yoktu onda. (s. 33)

Din, meslek, büyük küçük farkı gözetmeksizin tüm halk, boğazın iki yakasını doldurmuş; Exodus'un bir tekrar gösterimine tanık olurcasına coşkuyla, kendini adamışlıkla bu deneten ile denetleyenin kopuşunu izlemektedir. Bu uğurda iki çocuk ile bir nine ezilmiş, bir kişi ölmüş ve üç kişi yaralanmıştır; 'gösteri'nin izlenme coşkusunda hiçbir azalma olmaz yine de.

Dördüncü bölümde, vapur bu sefer de anlatıcının annesi (anne/kadın figürü) ile ilişkilendirilmiştir.

Vapur kimi günler kımıldamadan, şuraya buraya demirliyor, orkoz'un doğrultusuna göre yanını, önünü vererek halka, geçkin bir kraliçe denli süzülerek de seyrettiriyordu kendisini. Kimi vakit de, neden olduğu bilinmez, kıyı kıyı tutturuyordu suları, biz buna vapurun düşünmesi diyorduk, şöyle bir durur, bakınır, gözüne bir yerleri kestirir, oraya biriken halka doğru sokulur, fırdolayı döner, burnu üstüne dikilir, eteklerini kaldırır, kıçını gösterir, havada kalan pervanesiyle dalbüken yelini döver takır takır, halkın korkulu çığlıklarını sonuna dek dinler, sonra gene suya, karnı üzerine atardı kendisini – bu anlarda yaramazlık yaptığımda beni korkutmak için biraz da gerçekten çıldıran annemi anımsatırdı [...] (s. 34)

Hemen ardından vapur, binlerce kollu, yüzlerce ayaklı bir canavara benzetilir. Burada vapurun kişileştirildiği genel anlamda kadın mı, yoksa halk mı, belirsizdir.

[...] sulara vuran karnı tok ve kesik bir uğultu çıkarırdı, evrenin ilk büyük canavarı denli, hani sırtındaki yelelerinden binlerce kolları çıkan, gün günden uzayan kolları, yatarken bir ağacı anımsatan, sonsuza doğru genişlemiş, kökü dışarıda, ayağa kalkınca güneşten saçılan ateşlere değerek boynu kıvılcımlar saçan. Kuyruğunu derin denizlerden çıkarsa tüm canlıları ezebileceğini bilir mi? Yüzlerce arka ayaklarının üzerine dikildiğinde tanrıyla iç içe geçebilecek olan ama gözsüz olduğundan, bir kez bile bunları yapabilecek güçte olduğunu aklına bile getirmeyen o beyaz yaratık denli. (s. 34-35)

Kadın/halk[4], kuvvetinin farkında değildir. “Gözsüz olduğundan,” gerçekleri ve kendini görme yetisinden yoksun olduğundan “yüzlerce arka ayaklarının üzerine dikil[mek]” aklının ucuna bile gelmez. Birinci bölümde halkın “tek gözü şakacı kalmış” diye betimlenmesi de dikkat çekicidir.

İlerleyen paragraflarda vapur tekrar anneyle ilişkilendirilir.

Vapurun içinden ise kumanda sesleri geliyor ama kimseler görünmüyordu, bacası tütüyordu, düdük çekmiyordu artık, usul usul Ortaköy açıklarına doğru geldi ve demirledi, biraz durgun görünüyordu, uzun süre müşterisiz ve örgüsüz kaldığı günlerde annemin, bizi yedirip yatırdığı ama kendisi yemediği akşamlarda, ışığı söndürerek pencerenin önüne oturduğu ve karşı damları seyrettiği vakitki kıpırtısız sarılığı içinde öyle donanmadan kopup üzerine gelmekte olan gemiyi seyrediyordu, gemi taa yanına vardıktan sonra kumandanın sesi işitildi: “Teslim ol, batırılacaksın!... Teslim bayrağını çek, iki dakika sonra batırılacaksın!” (s. 36)

Ve anne teslim olur. Donanmaya, denetime teslim olur; hayatın ona biçtiği 'düzen bekçisi' rolünü oynamaya teslim olur.[5] Bunu, sonraki paragraftan, ani bir değişimle annenin donanmayı, kızının/anlatıcının[6] ise vapuru bir ayna gibi yansıtışından anlarız. Artık anne 'düzen bekçisi' olmuş, kendi bocalamalı hallerini, 'düzen karşıtlığı'nı ise kızına miras bırakmıştır.

[...] ben annemin eteklerine sarıldım ve, “Anneciğim!” diye bir çığlık attım onu batırmalarını i[s]temiyordum, annem, “Sus!” dedi, bir tokat attı ağzıma, aynı anda gemiden ortalığı yırtan bir ses işitildi “Ateş!” Bir saniyelik bir sessizlik, erlerin, şu, içinde kimseler olmayan, kimselere kötülük etmeyen, üstelik zavallı bir kentin zavallı bir halkını avutan vapuru vurup vurmamak için karar verdikleri süreydi bu. Sonunda ateş ettiler. (s. 36)

Donanma ateş eder; ancak vapura zarar veremez.

[...] vapuru göremedik ama duman silindiğinde ateş eden gemiyi gördük; direklerine iki kara küre çekmişti, üst üste dört düdük çalıyor, bağırışmalar içinde ağır ağır batıyordu [...] geminin sulara gömüldüğünü gördük. Ardından da vapurumuz geldi, kıvançtan kuyruğunu titrete titrete çok yakınımızdan iki kıyı boyunca da gitti geldi, karanlığa dek halka selam düdükleri çalarak dolaştı [...] (s. 36-37)

Donanma ile vapur arasındaki mücadelenin sonunda donanmanın yenik düşmesi, kızın da annesine karşı zafer kazanacağına dair bir ümit ya da işaret olarak kabul edilebilir.

Elimi böyle tuttuğunu hiç görmemiştim onun, yıllar sonra bir gün Atatürk'ün cenazesini sizlere göstereyim diye bizi kapıp koşturduğu Dolmabahçe Sarayı'nda sıkışıp kaldığımızda bir de. Orada öldü annem. Kalabalık, üzerine basıp geçtik: ablam, ben, başkaları, ezdik onu. O kış başı, elinde gene bana örmeye başladığı bir yün palto vardı. Bir kolları kalmıştı örülmedik [...] (s. 42)

Ne var ki, vapurun zaferi ona pek fayda etmez. Vapuru izleme hırsları insanların yaralanmasına, ölümüne sebep verdiğinde bile onu izlemeye ara vermeyen halk; bu sefer, vapur sıkıcı olmaya başladığı, bir yenilik yapmadığı için izlencesini terk etmiş, vapura sırtını dönmüştür. Halkın ne kadar anlamsız şeylerle (vapurun şaklabanlıkları) ve ne kadar kısa bir sürede galeyana gelip, ne kadar kolaylıkla kahramanlarını unutabildiğine dair önemli mesajlar verilmektedir.

Bıkmış mıydık, alışmış mıydık, havalar da soğumuştu, gün erkenden kararıyordu. Ne olmuştu sanki? Donanmayı yenmişti de ne olmuştu? Neye varmıştı onca patırdının sonu? (s. 37-38)

Donanmayı, anneyi, düzen bekçisini yenmişti de ne olmuştu? Anneden kıza, yönetenden yönetilene aktarılan 'düzen bekçiliği' döngüsü ortadan kaldırılabilmiş miydi? Cevap öyküde açıkça verilmemiş olsa da, öykünün bu kısmına umutsuzluğun hakim olduğu açıktır. Yalnız minicik bir umut kalmıştır geriye: geçmişe, bugüne, dünün kahramanlarına, kurgularına, yarına dair umutlara, emekçilere, halka son bir çağrıya karşılık alabilmek. Bu uğurda vapur, İstanbul'un geçmişine doğru boğazda bir yolculuğa çıkar. Tüm emekçileri, hak sahiplerini, kahramanları, yurdundan edilen gayrimüslümleri, sultanları, paşaları, mezarlarında yatan öte taraf sakinlerini, yurdun taşını toprağını selamlar; uzun uzun düdükler çekerek çağırır herkesi, her şeyi, her an'ı. Onlar için yapılan mücadeledir çağırdığı; bu haliyle satranç tahtasında bütün bir takıma karşı tek kalmış bir piyonu andırır, en kötüsü de mücadele ettiği takımda kendi renklerini de görmesidir. Yardım düdüğü öter. Bir an taş toprak olur, üzerinden gelip geçenleri anar, bir an Recaizade Ekrem olur, oğluna seslenir... Vapur, çoklu kişileştirmelerinin içinde binbir ağızdan konuşmaktadır.

Güneş battığında halk “vapuru karanlığa çizdiği ince kırmızı çizgiden izl[emektedir]”. Vapur, yaralanmıştır sanki, kan sızmaktadır üzerinden. Bunu gören anne karakteri: “Tanrım sen koru onu, bize bağışla, kaza bela verme,” diye mırıldanır (s. 42). Burada vapur, kaptan olduğunu bildiğimiz 'baba' ile özdeşleştirilir. Öykünün sonunda bu özdeşlik daha belirgin hale gelir:

Edanım, “Hasan efendi nerelerde hiç görünmüyor,” dedi, annem de, “Bugünlerde döner artık,” dedi. Vapuru o günden sonra gören olmadı. Babam da hiç gelmedi bir daha! (s. 47)

Vapurun dillenip kendini, duygularını anlattığı altıncı bölümdeki şu satırlar; vapurun varoluş ve başkaldırış nedenlerini, biraz daha ileri gidersek, öykünün ne söylemek istediğini anlamaya en çok yaklaştığımız kısımdır belki de:

Emekçi bir soydan geliyorum, tek lokma haram yemedim, alnım, ak, kirli işleri biliyorum, tarih boyunca süregelen haksızlıklara tanığım ve sabrım kalmadı, onlara hizmet etmeden yaşama onurunu taşıyorum, böyle olmayı kabul etmem çok doğal görünüyor onlara. Onlara – insanlara – böyle olmayabilirim de demek istedim, onları korkutmak, üzerime düşürmek istedim, kıyılar adam almıyor, beni seyretmeye geliyorlar, donanmayı yendim, bana buyurulan işi yüzgeri ettim, başıma buyruk olduğumu tanıttım, ama tüm bunlarla bir tek kendimi kurtardım, üstün olduğumu gösterdim, üstelik yapıma uymayan, ters, soytarıca davranışlarda bulundum, şimdi de yalnızım işte, yapayalnızım, arkadaşlarımsa bugün de kahır içindeler, yaşamları değişmedi, kurtaramadım onları, şimdi de horlanmış halkı taşıtıyorlar onlara, bir kendimi başkalaştırdım diyerek başını sulara dövdüren vapura Beylerbeyi kıyılarındaki halk kahkahalarla güldü. Vapurun bu çok gücüne gitti, ben onlar için kendimi ateşe atarken, onlar benimle eğleniyorlar, bu yalnızlığa nasıl dayanacağım diyerek sıçradı ve karşıya Hünkâr sularına attı kendisini. Ah artık bu sulardan da o koskoca tarihin görkemli anılarından da bıktım, elimde olsa tüm tarihi değiştirirdim, insanlığı en başından başlatırdım, şimdi ne yapmam doğru olur diye Sarıyer'e dik dik baktı, düşünceli ve solgun Tarabya'ya seyirtti. (s. 43)

Vapur hey'leye ey'leye bir söyleme başlar, bağırır çağırır, düdüklerini susturmaz. Öyle ya, halk da bu bağırışları beklermişçesine ne olduğunu bilmeden haykırmaya, vapur için sevinç dolu bir ezgi tutturmaya başlar.

“Vapuru neden seviyor, neden güveniyorduk ona? Onun da bizi sevdiğine, bizlerin iyiliği için çabaladığına inanmıştık [...]” (s. 46)

Daha dün vapurun şaklabanlıklarıyla çoşan, sonra donanmayı tezahürata boğan, donanma batınca vapuru yücelten, vapur yeni oyunlar sergilemeyince ona sırtını dönen, denizde oradan oraya seğirtip çağrıda bulunduğunda ve garip davranmaya başladığında tanrıdan vapuru korumasını dileyen, içini döküp yalnızlığını paylaşmak istediğinde ona kahkahalarla gülen halk; evet, o aynı halk; hey'leyip ey'lemeleri duyunca, daha önce kahkahalarla güldükleri (zaten anlamlı olan) sözler biraz dramatize edilerek önlerine sunulunca vapuru sevmeye, ona güvenmeye başlar. Fakat bu güvenin başka etkenlerle sarsılması uzun sürmez. “Birtakım adamlar”, coşkulu halkı dağıtmakta, yüzlerce insanı yaralayıp, öldürmekte, tutuklamaktadır.

Annem Edanıma kıyıdaki yalıların yakılıp yıkıldığını, konakların köşklerin yerle bir olduğunu, çok kimselerin öldüğünü, hükümetin bunu halktan bildiğini, oysa bu işi yapsa yapsa “vapurun yapabileceğini” anlattı. “Kimsenin bir kapı tokmağına bile dokunduğunu görmedim,” dedi, korkusuna başkaldırma karışmış, çatallı bir sesle böyle dedi. (s. 47)

Vapur, bu sefer de deli damgası yemiştir; delidir, ne yapsa yeridir. Asıl dikkat çekici olan, annenin korkusuna karışmış 'başkaldırma'dır. Hükümeti, denetimi yalanlar, ona başkaldırır. Buna karşın, vapuru destekleyen, onun için çoşan halkı yaralayıp, öldürenin, onca seslendiği konakları köşkleri yerle bir edenin vapurun kendisi olduğunu savunmaktan çekinmez. Tam bir arada kalmışlık gözlemleriz.

Vapur'un çoklu kişileştirmelerine dair, sekizinci, yani son bölümün bir dönüm noktası olduğu söylenebilir; çünkü buradan öykünün bir alt katmanı keşfedilir.

Boğazda hiçbir nenleri değiştirmeksizin salt hokkabazlık edip çevreyi güldürdüğünü sanarak, salt insanların temel yaşamalarını bozmayıp arada bir eğlendirdiği, avuttuğu için, bir bakıma kandırdığı, başkaldırmaya değil de boyun eğmeye doğru iteledi için onları, çaresiz tek, umutsuz olduğunu sandığı için, kıymış mıdır kendisine vapur? (s. 48)

İlk bölümlerde anlatılan, savunulan tam olarak bunlardır; dolayısıyla tüm bunları 'sanan' aslında anlatıcının kendisidir. Vapur, anlatıcıdır. Kendisiyle ve geçmişiyle hesaplaşan, biraz kendine yabancılaşmış, soruları olan, cevapları bulmaya çalışan bir anlatıcı...

Vapur, bağlarından kurtulup özgürlüğe açılırken geride balıkçının sandalı batıverir. Sandal da vapurdan küçük bir deniz aracıdır nihayetinde. Anlatıcı, özgürlüğe açılırken küçüklüğünü kara sulara boğmak zorunda kalmıştır.

İkinci tanık, suçlu bir çocuktu, 11 yaşlarında var-yoktu. İskeleye çekilmiş olan vapurda saklanmış olduğunu, zaten iki üç aydır hep o vapurda yatıp kalktığını anlatıyordu. (s. 29)

Çocuk, neden suçludur? Kayıtlarda dahi olmayan bir vapurda yatıp kalktığı için mi? Yoksa iki üç aydır vapurda, 'anlatıcıda' yatıp kalktığı; vapurun sandalı batırmasına, özgürlüğe açılmasına ve açılır açılmaz da “yapı[sına] uymayan, ters, soytarıca davranışlarda bulun[masına]” ön ayak olmasından dolayı mı?[7]

Sonra, balayında vapuru, anlatıcıyı izleyen bir savcı vardır. Eşi Havva'yla da sırf vapura yakın olmak, onu gözlemek, hakkında bilgi toplamak için evlendiği öne sürülür (Havva'nın, anlatıcının evinin bitişiğinde oturduğu bilgisi de dikkat çekicidir – s. 30). “Vapur yüzünden ortaya çıkan, vapurun yitmesiyle de savcının da yitirdiği bir bulunç”tan söz edilir (s. 31). Vapur delirdiğinde, Havva'yla savcı önlerinde kaçmaktadır (s. 47). Savcı ile vapur, anlatıcı ile savcı arasındaki ilişkiyi yerli yerine oturtmak güçtür; zira anlatıcı da benzer şekilde hissetmektedir: “Bizler, savcıyla eşinin aramıza karıştığı komşular bu işte bir bit yeniği seziyorduk ama bilmem. Aradan yıllar geçtikten sonra bile ben bu olayı bir türlü yerine oturtamamışımdır.” (s. 30)

Freudyen bir yaklaşımla okumaya devam edildiğinde, şu kısım göze çarpar:

[...] hele ölüp gidecek yaşa geldiklerinde artık mutlak sapıtan, örneğin parklarda oralarını gösteren küçük kızlara, [...] “Siz değil ben biliyorum,” demenin onların son günlerinin biricik yüce avutucusu olan bu anılarını ellerinden almanın haksızlığını ve sakıncalarını bile bile girişiyorum bu işe, çünkü o olayı, vapurun kaçışını ben gerçekten görmüştüm. (s. 31)

“Ölüp gidecek yaş” ile “küçük kızlar” arasındaki anlamsal uzaklık, burada ima edilenin, anlatıcının bilip küçük kızların henüz bilmediğinin salt fiziksel vapurdan başka bir şey olduğunu açık eder. Küçük kızlar parklarda oralarını göstermektedir, bu yüzden ölüp gidecekleri yaş gelmiştir; anlatıcı, “siz değil ben biliyorum,” demenin sakıncalarını da bilmektedir; akla batan sandal, ölen küçüklüğü gelir.

[...] “Anne baksana!” diye bağırdım yeniden [...] Vapur üst üste tek düdük çekmeye başladı, o vakit annem de şöyle bir baktı vapura, bana “Ne oluyorsun hiç mi vapur görmedin?” dedi. Balıkçının sandalı da o gece batmıştı. (s. 33)

Anlatıcının sekizinci bölümde vapura dair sorular soruşundan, kendine, geçmişine yabancılaşmış olduğu anlaşılır. Yaşarken, 'özgürlüğe' açılırken çok da dikkat etmediği şeyleri anımsatıp avunmak ister gibidir:

Annemin ölene dek öncekilerden daha hızlı ve severek ördüğünü bilir mi? (s. 48)

Yine de soruları vardır. Bu sorularla, anlatıcının arayışıyla sonlanır öykü.[8] Cevaplar için satır aralarını aramaktan başka şey gelmez okuyucunun elinden.

Vapur olur da, kopar gider de kaptanı ortaya çıkmaz mı? [...] Neden savcı Havva'yı vapur yok olur olmaz boşamıştı? Babam kimdi benim ve neredeydi? (s. 48-49)

Otobiyografik Öğeler

Leylâ Erbil, “Vapur”u düşte görmüş, öyle yazmıştır[9]. Belki de bu yüzden, bilerek ya da bilmeden, öyküye kendi yaşamından kesitler katmıştır.[10] Bunlardan en belli başlıları şöyle sıralanabilir[11]:

• Anlatıcının babası ve amcası kaptandır. Leylâ Erbil'in ise babası ile dört amcasının da birer (kaptan veya makinist) denizci olduğu bilinmektedir. (Amcasının adı “Ahmet” de aynıdır.)

• Anlatıcının bir ablası vardır. Leylâ Erbil'in de kendisinden dört yaş büyük bir ablası vardır. Anlatıcının ablasının hareketleri, yaş farkının benzer olduğu izlenimini uyandırmaktadır.

• Anlatıcı da, Leylâ Erbil de (en azından küçüklüğünde) aynı yerde yaşamıştır: Abbasağa Mahallesi, Loşbahçe Sokak 35 No.

Anlatım Dili

Başkaldırı, öykünün anlatımına da yansımıştır. Upuzun cümlelerle karşılaşırız. 'Kural' olarak nokta konması öngörülen çoğu yerde başka bir işaret, genellikle virgül vardır. Cümleler devrik, kuralsızdır. Bu 'başkaldırı' havası, kimi zaman anlatılmak istenenleri anlamayı zorlaştırırken (ki bu durum düşsel atmosferi güçlendirir), kimi zaman da öyküye şiirsel bir akıcılık katar.

“Vınk! vınk! vınk!”, “uuy! oooy! uuuuuy! auuuuuuy!”, “pulamp! pulamp!” gibi seslendirmelerle öykü okuma sınırlarından kurtulur, işitilir hale gelir.

Anlatıcı “şey” (ar.), “akıl” (ar.), “vicdan” (ar.), huzur (ar.), müjde (far.) gibi yabancı kökenli sözcükler yerine bunların öztürkçelerini; “nen”, “us”, “bulunç”, “erinç”, “muştu” sözcüklerini kullanmaya özen gösterir. Ancak vapur geçmişe seslenmeye, eski zamanlardan bahsetmeye başlayınca kullanılan dil değişime uğrar; daha çok Farsça, Arapça kökenli sözcük kullanmaya başlanır.

Vapurun doğrudan emekçi, hak sahibi insanlara, halka seslendiği bölüm öyle ustalıkla yazılmıştır ki; vapurun adeta sayfaların, tarihin, kurgunun ötesinden okuyucuya seslendiği (ve ona ulaşıp yüreğini 'başkaldırıyla' gümbürdettiği) işitilir.

* * *

Notlar

[1]: Leylâ Erbil, Gecede, Adam Yayıncılık, 1983. Burada verilecek sayfa numaraları eserin bu baskısına aittir. 

[2]: Leylâ Erbil'in diğer eserlerinde de sayfa aralarına yerleştirişmiş şiirler, tarihsel metinler, gazete kupürleri, mahkeme haberleri, fotoğraflar v.b. sıkça görülmektedir. 

[3]: Konumuz hakkında Sema Bulutsuz'un şu sözleri, bu bölümde paylaşılacak tüm gözlemleri ve fazlasını özetler niteliktedir: “Leylâ Erbil'in 'Vapur' öyküsü, en görünür düzlem olan anneden kopuş, baba özlemi, bireysel ve toplumsal özgürlük arayışından başlayarak incelendiğinde, vapurun giderek tüm İstanbul'u, kişileri ve öyküyü ele geçirdiği, ele avuca gelmez bir biçimde her arzunun göstergesi olduğu, anlatıdaki hemen her kişiyle ve sonunda 'Vapur' metniyle ve metnin yazarıyla da özdeşleştiği görülür.” Leylâ Erbil'in Yapıtlarında Fantastik Öğeler, Leylâ Erbil'de Etik ve Estetik, yay. haz. Süha Oğuzertem, s. 67. 

[4]: Alıntılanan kısımda (ve öykünün diğer pek çok kısmında da) son derece düşsel/fantastik bir anlatım olduğu gözden kaçmamalıdır. Bu açıdan, kişileştirmeyi kadın ve halk ile sınırlandırmak ne derece doğrudur? Leylâ Erbil, anlatım biçemiyle daha ziyade zihnimizi sınırlandırmalardan kurtarmamızı ister gibidir. Böyle düşünüldüğünde, en merak uyandıran sözler “o beyaz yaratık denli”dir belki de. “O beyaz yaratık” kimdir? Ayaklansalar tanrıyla iç içe geçebilecek olan, “gözsüz ol[an]” melekler mi? 

[5]: Leylâ Erbil'in eserlerinde anne figürü genellikle düzeni koruyucu, denetleyici olarak karşımıza çıkar. Ayfer Tunç bunu şöyle ifade eder: “Leylâ Erbil'in anneleri birer düzen bekçileri. [...] Üstelik anneler bu düzen bekçiliğini sadece kendi 'yavrularını' korumak için yapmıyorlar, düzeni seviyorlar.” (Ayfer Tunç, Annelerin “Dayanılmaz” Ağırlığı, Harflere Bölünmüş Zaman, altkitap yay., s. 120) Ancak “Vapur” öyküsündeki anne karakteri böyle değildir; o, kimi zaman 'düzen bekçisi'dir, kimi zaman vapurun galeyanına gelmiş bir 'düzen karşıtı'. (Öyküde istikrarlı bir düzen bekçisi olarak “Edanım” önerilebilir. Zira dışarıda bin türlü olay yaşanmasına, insanların yaralanıp ölmesine rağmen onun sorduğu, konuştuğu tek bir konu vardır: Leylâ Erbil'in eserlerinde devletle özdeşleştirilen 'baba'nın, Hasan efendinin nerede olduğu.) 

[6]: Bkz. Sema Bulutsuz, Leylâ Erbil'in Yapıtlarında Fantastik Öğeler, Leylâ Erbil'de Etik ve Estetik, yay. haz. Süha Oğuzertem, s. 68: “Çocuğun cinsiyeti açıkça belirtilmese de, kullanılan dil ve Freud'a göndermeler, bir kız çocuğunun konuştuğunu kesinliğe yakın bir biçimde ortaya koyar.” 

[7]: Sema Bulutsuz, anlatıcının suçlu çocuğun suçluluk duygusunu paylaştığını şu sözlerle ifade ediyor: “Öyküde üç kez kullanılan 'suçlu çocuk' sözü, üçüncüde 'benim gördüğüm buydu ve çocuğun söylediklerini de tutuyordu' (33) vurgusuyla anlatıcının suçluluk duygusunu dışavurur.” Leylâ Erbil'in Yapıtlarında Fantastik Öğeler, Leylâ Erbil'de Etik ve Estetik, yay. haz. Süha Oğuzertem, s. 68. 

[8]: Büşra Miraç, Leylâ Erbil'in öykücülüğünde bunu şöyle açıklar: “Onun öykülerindeki ayrıksı özellik tam olarak budur: Bu hayat böyledir ve çıkış yoktur. İnsanın yazgısı bu labirentte yok olmaktır.” Bozgun'un ve Başkaldırının Estetiği: Leylâ Erbil Öykücülüğü, HECEÖYKÜ, sayı 21. 

[9]: Bkz. Hulki Aktunç, Düşler de Bizi Görüyor, Kitap-lık sayı 108. 

[10]: Cem Mumcu, vapurun isyancı ve aydın hallerine atıfta bulunarak onu Leylâ Erbil'e benzetir: “Bireyin ve toplumun tüm yükünü taşıyan vapur Leylâ Erbil'in kendisi midir, diye düşünmeden edemiyor insan. Bir vapur olarak Leylâ Erbil, aslında yaratıcı yazarların önemli bir yapısını gözler önüne serer: Nuh'un gemisi misali yaşam kurtaran bir vapur ve Nuh kimliğinde yaratıcı yazar...” Yaratıcılık, Varoluş ve Leylâ Erbil; Kitap-lık, sayı 43, s. 115. 

[11]: Hülya Dündar, Leylâ Erbil'in Yaşam Öyküsü, Leylâ Erbil'de Etik ve Estetik, yay. haz. Süha Oğuzertem, s. 11-21. 

Tepkiler: 

Hiç yorum yok: