29 Nisan 2010

[Başıboş Anlatılar] Kanatlı Yolculuk


Bir kar fırtınasının içinden galip gelmiş savaşçı olarak atladım devasa kanatlara. O kanatların da bu savaşı kazanıp kazanamayacağını merak ediyordum, ne de olsa baş etmesi gereken benimkinden çok daha güçlü bir beyazlıktı. Ben, birkaç adım ötemi zor görürken, o, kanatlarını en ölümcül savaş pozisyonuna getirmiş, delicesine bir koşu tutturmuştu; bu kadar hızlı koşmaya cesaret edebildiğine göre, o benden daha iyi görüyor olmalı diye düşündüm. Üzerinde minik minik kristallerin oluşmaya başladığı derisi tenime değdiğinde garip bir güven hissine kapıldım. Titreyecek kadar üşümeme rağmen, varlığının kalbimde bıraktığı sıcaklık hareketlerimi dengeliyor, kanatlarla uyum içinde olmamı sağlıyordu.

Bulutların arasından geçecek kadar yükseldiğimizde, elimi uzatsam hiçbir şey göremeyecek haldeydim. Tam bir boşluk sarmıştı etrafımı, tenimde onun soğukluğunu hissetmesem kendi benliğimin sonsuz kuyusuna düşmemi engelleyecek hiçbir şey kalmazdı geriye. Bir düşteydim sanki; ama o düş tam bir beyazlıktan oluştuğu için tüm düşlerin en güzeliydi, en huzur vericisi... Bu beyaz körlükte dostlarından birine çarpmaması için kanatlıya şans diledim durmaksızın. Başka bir şey olmazdı bu göklerde, bulutlar ve bulut avcıları, kanatlılar.

Sınır çizgisini aştığımızda pofuduk bir tarlada bulduk kendimizi. Bu halleriyle "Üzerime atla!" diye bağırıyorlardı sanki. Kanatlı, kuyruğuyla belimi sardı bir anda, tuttu atlamama ramak kala. Düşlerime "Beyaz büyü," diye seslendiğini işittim. Bu mucizevi güzellikteki yaratıkların etraflarına ölümcül bir efsun yaymaları nasıl bir tezattı, ne kadar acıklı... Gözlerim, tam bir uyurgezerlik arifesinde, tembelce bu devasa tarlada gezindi; ufukta sonsuzluğun gizlendiği donmuş bir denizin üzerinde oluşum, bulutların üzerinde olmam kadar gerçekti, o kadar soğuk ve pürüzsüz.

Biz ilerledikçe, buzdan dalgaların arasından bembeyaz bir balık da bizimle beraber sürükleniyordu. Nasıl bir balığı yakalamak zordur, elinizden kayıp gider; bu da, gözlerimin dokunuşundan öylece kaygan, kaçıp gidiyordu. Hatları belirsiz beyazlık, henüz bütünüyle keşfedemediğim ruhumu avlamak için takipteydi sanki. Sonra onun, kanatlı dostumun teninden yansıyan güneş ışığı olduğunu fark ettim. Böylece, güneşin bize bahşettiği, iki tarafımızda yükselip alçalan bembeyaz kanatların yardımıyla daha bir hızla uçmaya başladık yurda.

İlk başta pürüzsüz yüzeyde minik geçitler oluşmaya başladı; aşağıdaki düş ormanlarını görebiliyordum. Şimdi o geçitlere dalıp bu diğer dünyaya gitsek, içinden yükseldiğimizden başka bir ormanla mı karşılaşırdık acaba? Dallar başka türlü mü uzatırdı kollarını narin gövdelerden? Yoksa narin olmazlar mıydı bu ağaçların gövdesi, bir kalenin geçilemez duvarları gibi, taştan yapılmıştı hepsi belki. Ben o geçitlerin ardındaki başkalaşımları merak ederken, kanatlı dostum düşlerimi dinlemez gibiydi, merakımı dindirmek için tek bir fısıltı bile bırakmadan uçmaya devam etti.

Artık beyazlar birbirinden öylesine ayrı düşmüş, öylesine biricik olmuşlardı ki; her şey tersine dönmüş, aşağıda bizi bekleyen yeryüzü gerçeklik, bulutlar ise düşlere açılan geçitler olmuştu. Kanatlı, henüz bulutlardan ayrılmak istemezcesine ya da benim göremediğim aylak bir bulutu takip hevesinde yükselip taklalar attı bir süre. Aşağıya doğru süzülmeye başladığımızda tam anlamıyla bir düşün kollarına bırakmıştım kendimi. Sonu olmayan, derinliği veya uzunluğu bilinmeyen rengarenk bir gökkuşağının içindeydim; o gökkuşağı ki sudan ibaret olabilirdi ancak, yeryüzünün olduğunu zannettiğim yerde ve üstümüzde bizi çevreleyen bulutlarsa bir fırçanın suya kondurduğu, gökkuşağının renklerini yansıtan yumuşak bir boyaydı yalnızca. Gittikçe sonsuzluğun içinde biraz daha kayboluyorduk ki, gerçeklik takıldı peşimize, gözlerimiz bulutların yansıması olduğunu sandığımız karaltıların minik kara parçaları olduğunu öne sürdü. Aşağıya indikçe düşler sonsuzlukla beraber biraz daha terk etti içimizi, onlar terk ettikçe gerçekliğin sınırlandırılmışlığındaki hapishanemiz biraz daha sıktı kalbimizi, biraz daha akıttı içindeki temiz al tanelerini.

İçim sıkıldı, hüzünlenmiştim gözlerimin sonsuzluğu yalanlamasına. İyice alçalmış, gökkuşağı resmini sonsuzlaştıran denizden uzaklaşmıştık artık; öyle ki, üzerinde en küçük bir dalgalanmanın olmadığı sakin bir gölün üzerinden geçtiğimizde, hayatın aynasını mı gördüğümden, yoksa orada, yer seviyesinde bulduğum "bulutların üstü"nde sonsuzluğu mu tattığımdan emin olamadım. Yer ve gök, o incecik su yüzeyinde "bir" olmuştu. O zaman bu "bir"likte kendi yansımamızı göremediğimi fark ettim, kanatlı da korkmuştu göremediklerinden, bir türlü aşamadığımız göl üzerinde asılı kalmışken hiçbir sesin yankısı düşmüyordu zihnime. Gerçekliği savunmuş bizler sonsuzluğu yalanlarken bir zamanlar, şimdi sonsuzluk dikilmiş karşımıza, bizi yalanlıyordu: ortada seslenecek kanatlar olmadığından, "Siz yoksunuz," demeye bile tenezzül etmiyordu. Yalnızca buzdan dalgaların arasında kuyruk sallayan beyaz balığı görebiliyordum şimdi, onu kanatlarımızın yansıması sanırken, olmayı ancak dileyebileceğimiz şeyin ötesinde, bir parlaklığın gölgesiydik belki de. Gölgelerin düşmediği bu su yüzeyinde, yalanlanmıştık savunduğumuz gerçeklikle, hiç duyulmayan kanat seslerinin üzerinde.

M.T.S., 23 Ocak 2010
İstanbul'dan bir düş diyarına
uçak yolculuğumdan...

Resim: Manfred and the Alpine Witch (1837, John Martin)

Tepkiler: 

2 yorum:

hye-herguncel dedi ki...

Çok akıcı, pürüzsüz...

Meliha Tila Sadık dedi ki...

Teşekkür ederim. Bulutların üzerine biraz olsun çıkarabilmişimdir umarım.