23 Nisan 2010

[Yazarlık-Yayıncılık] Okumak, yazarlığın koşulu mudur?

Çimenlerin üzerine oturmuşum, gökyüzünde dalgın dalgın geziniyor gözlerim. Düş kuruyorum. Elimde kalem kağıt yok; ama düşlerimi yazmayı düşlüyorum. "Yazar olmak istiyorum," diyorum kendi kendime; ama bu, düşlerimi dünyaya akıtacak incecik bir örtü sadece, fazlası değil, hayatımın, düşlerimin odağı hiç değil. Aniden bir gölge düşüyor üzerime. "Demek yazar olmak istiyorsun," diyor. Gözlerimi birkaç kez kırptıktan sonra koltuğunun altına iki kitap, bir gazete sıkıştırmış gözlüklü bir adam ortaya çıkıyor. İçimden konuştuğumu sanırken böyle açığa çıkmış olmaktan utanıyorum, cevap vermek yerine başımı sallamakla yetiniyorum. Yanıma oturuyor, gözlüğünü zarif bir el hareketiyle çıkarıp gazetenin üzerine koyuyor. Artık çimenlerin üzerinde "okuma"yı, "aydın"ı, "bilgi açlığı"nı anlatan bir tablo çiçek açıyor. Yanımdaki "aydın" ses başlıyor anlatmaya: yazar olmak için çok okumak gerek, öyle pat diye hissettiklerini yazınca ne estetik olur ne de yeni bir şey çıkar ortaya, dili kullanmasını öğreneceksin önce, bunu ancak okuyarak yapabilirsin, iyi yazarlara bak, hepsi yıllarını okumaya adamışlar, ondan sonra yazıyorlar... Yıllarca aynı şeyi duymaktan, sonra hak vererek hı hı demekten bunalmışım; farklı bir şey yapıp hiçbir şey söylemeden gökyüzünü izlemeye devam ediyorum, içten içe kafama işlenmiş sözlerin olurluğunu düşünüyorum...

Okumak, yazarlığın koşulu mudur gerçekten?

Açıkçası okumadan yazar olan kimseyi tanımıyorum, aklıma hiçbir örnek gelmiyor; fakat ben hayatımda kaç yazar tanıyorum ki? Kaçı okumadığını itiraf ediyor? Hele bir etsin! Okunmaz ki yazdıkları. Var mısın böyle yapan, al sana, der gibi...

Örnek eksikliğine rağmen, ben inanıyorum ki okumadan da iyi yazar olunabilir. Bu "iyi" lafını çok kullanıyoruz. Kime göre, neye göre iyi? "Birilerine" göre, günümüzden de olabilir, gelecekten de... Çoğunluğa göre demiyorum. Çoğunluk kalkıyor kitabı çok-satan yapıyor, edebiyatçılar çıkıyor, bu edebi anlamda çok başarısız bir kitaptır diyor. Edebiyatçılar mı haklı? Yok canım! Haklı haksız yok ki... Okumak, dünyadaki en öznel uğraşlardan biri çünkü. Bir yazarın "iyi" olabilmesi için edebiyatçılardan, editörlerden, geniş kitlelerden geçiş izni alması gerekmiyor (para kazanmak için "yazar"san, durum farklı elbette).

Okumadan da iyi yazar olunabilir, demiştim. Bunu savunmadan önce, yaşanmamışlıkları yazanlardan bahsetmek istiyorum. Sözgelimi, aşkı yaşamamış biri aşk kitapları okuyarak aşk üzerine bir şeyler yazabilir mi? Pek tabii, neden yazamasın ki... Belki bunu herkes yapamaz, beceremez; ama kimisi de kalkar, sahip olmadığı hisleri, onları yaşamış kişiden daha iyi anlatır. "Kurgu" dediğimiz türün yazarları bunu hep yapar. Başka türlü olsaydı, polisiye roman yazanların hepsi katil olmak zorunda kalırdı. Peki, bir şeyi hissetmeden, onun hakkında okuduklarından yola çıkarak yazabiliyorsa bir kişi; o halde o olgunun okunan tarafına değil, yaşanan/dinlenen tarafına yoğunlaşmış birinin o konuda bir şeyler yazma olasılığı da aynı düzeyde olmaz mı? İkisine de aynı fırsatı vermemiz gerekmez mi?

Bu noktada okumanın çok açık (yaşayarak zor kazanılır) bir yararını kabul etmeliyim: anlatım dilini geliştirmesi. Okuyarak, dili yazıya aktarmayı öğreniriz ilk başta. Kendini doğru ifade edebilmek için kelimeleri doğru şekilde kullanmak önemlidir. Fakat, sözgelimi, "yalnız"ı "yanlız" şeklinde yazmış diye bir kimsenin iyi yazar olamayacağını düşünmek bizi yanlış yönlendirecektir. O kişi "yanlız" dediğinde ona öyle anlamlar yüklemiş olabilir ki, kelimeyi doğru yazan onlarca yazara bedeldir. Dolayısıyla, eser yazıldıktan sonra da düzeltmelere gidilebilir, kelimeleri nasıl kullanacağını bilememek ne yazmak için, ne de yazdıklarını paylaşmak için bir engeldir (ancak pratikte, bu tür hataların neden çoğunlukla engel teşkil ettiğine birazdan değineceğim).

Bizi bu tartışmaya sürükleyen asıl soru aslında: "Okuyarak mı daha iyi yazılır, yaşayarak mı?" Buna cevap verirken nedense vereceğimiz yanıtın başkaları için de geçerli olmasını ister, hatta bunu talep eder bir hâlimiz vardır. Oysa ne "okuyarak", ne "yaşayarak", ne de "her ikisinden de biraz" yanıtları herkes için doğru olabilir. Kimi okuyarak daha iyi yazar, kimi yaşamalıdır, kimi de biraz yaşamalı biraz da o konuda okumalıdır. Kendi adıma "Okumadan iyi yazamam," diyebilirim; ancak "Okumadan kimse iyi bir şey yazamaz, yazar olamaz," demek sığ görüşlülük olur.

Okumanın gerekliliğe dönüştüğü nokta...

Her geçen gün yazar olmak isteyenlerin sayısı artıyor; ancak bu "yeni dalga"yla gelenlerin çoğu diğer yazın eserlerini okumaksızın yazar olmayı istiyor. Üretme ve paylaşma kısmında "okumak" bir koşul değil, doğru; fakat sektörel anlamda yazar-okuyucu döngüsünün devam edebilmesi, yazarların sistemden (az da olsa!) beslenebilmesi için üretim, tüketimden fazla olmamalı. Türkiye'deki okuma oranlarının ne kadar düşük olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunun üzerine yayıncılık bir de yazarlardan "okumama" darbesi yerse, geriye enkazdan başka bir şey kalır mı, şüpheliyim.

Teorik açıdan tam tersi olması gerekirken; kelimeleri doğru yazamayan, anlatımını geliştirmesi gereken kişilerin eserleri daha neler anlattığına bakılmadan bu üretim fazlalığı sebebiyle geri çevriliyor, ya da "Hadi basalım!" deniyor fakat yazarın yanlışlarını düzeltmek, ona yol göstermek için vakit ayırılmıyor. Nasıl ayırılsın? Yeterli çalışan yok. Zaman yok. Çünkü tüketim yeterli değil ve üretim artmaya devam ediyor. Başarısız eserlerin yanında (kime göre başarısız? o da var...) başarılı eserlerin de bu karmaşada kaybolup gitmesi çok kolay.

Okuma, yalnız yayıncılık açısından değil, aynı zamanda etik açıdan da bir gereklilik. Okuma, bir yazın eseri için var olma şeklidir. Okunmayan eser, bir yerde yoktur aslında, okunmayı bekler umutla. Onlarca kitap yazsanız, kimse okumasa, ne anlarsınız o yazarlıktan? O kadar el emeğiyle yazdığınız şeyleri kimse okumazsa kaleminiz kırılmaz mı? Peki, diğer eserleri yok sayıp, onlarca, yüzlerce kalemin kırılmasına sebep olmuşken; kendi kaleminizin göklere çıkarılmasını beklemek bencillik olmaz mı?

Oralarda bir yerde, ütopik bir dünyada, okumak bir gereklilik değil. Fakat şimdi, burada, beslenmek istediğimiz sistemi sırtından bıçaklamak olacak şey değil. Gidip okumayacağınız onlarca kitap alın demiyorum, tüketmek bu değil; ama kütüphaneye gidin, kitap ödünç alın, okunacak şeyleri tanıdıklarınızla paylaşın... Okuyun. Okuyun ki yığılıp gitmesin sözcükler. Kaybetmeyelim yaratmak istediklerimizi.

Bulutlara, düşlere çevirdim sözcüklerimi. Ben okurum ama, yeter ki gölge etmesinler kalemime, şartlayıp zincir vurmasınlar düşlerime.

M.T.S., 23 Nisan 2010

Tepkiler: 

Hiç yorum yok: