19 Ekim 2010

[Başıboş Anlatılar] Hasta Yazar

Hapşu!!

Çok pardon ama hiç hasta yazar oldunuz mu siz? Gördünüz mü demiyorum, dikkatinizi çekerim. Hasta yazar olunmalı, görmekle anlaşılacak şey değil. Ben şu an -uzun zamandır ilk defa- hem hastayım, hem yazıyorum mesela (yoksa yazmayı mı düşünüyorum? Hangi aşamadayım emin olamadım doğrusu).

En güzel -ve belki de en kötü- özelliği hasta olmanın, uyuşturucu içmiş gibi hissetmekmiş (içtiğimden değil ama duydum, böyle bir garip oluyormuş insan. Cin çarpmışla iki şişe rakı devirmenin arası, aynada kendini tanımamalar filan...). Poe'nun dediği gibi, "Cehennemden gelen sesleri duyuyorum," dahası onun ateşinde bir güzel kavrulup cennet ahalisine günün öğünü diye sunuluyorum. İşin garip tarafı, cennette o benlik-dışı yemekleri mideye indiren de benim! Çok modern ötesi (ya da modernin bir yerlere postalandığı) bir ortam burası. Müthiş bir müzik var fonda, ta metrodan, insan uğultusunun arasından bana ulaşan saksafonun kıvrımlarındayım sanki. Kendimi çiğnerken içim huzurla doluyor. Öte yanda, cehennemde ise tabağa süs olsun diye konmuş kulaklarıma devasa iğneler batıyor. Melodinin her bir dalgalanışı, her bir süzülüşü bende farklı düzeylerde acılar bırakıyor. Derken o acılar tek başına bir senfoniye can veriyor, melodiyi seslikten çıkarıp orkestranın elindeki bıçaklarla somut bir hâle dönüştürüyor. Acıların dansı, ah, ne kadar güzel! Cehennemde huzur bulacağım kimin aklına gelirdi?

Sonra dönüyorum yatağıma (esasen yataktayım ya). Ateş fışkıran gözlerimi geçmişe çeviriyorum bu sefer. Gidiyorum, gidiyorum, gidiyorum... Binlerce yıl geriye varıyorum (demek ki adımlarımı tersten atıyorum). Ben henüz yokum ve yokluk dünyanın, evreninin, kozmosun (hasta olunca hepsini görmüş gibi oluyorsunuz) en harikulade hissi. Boş tabletlere, ardından boş parşömenlere çeviriyorum olmayan gözlerimi. Tabletler daha egzotik geliyor. Alıyorum elime kocaman bir çivi, başlıyorum hiç bilmediğim harfleri oymaya. Zihnimde oluşan kelimelerin, şekillerin hiçbirini tanımıyorum, yine de her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu biliyorum. Mesela adının Utnapiştim olduğu söyleyen (o dilde "Piştide kimse beni yenemez," diyor galiba) korsan tipli bir amca arkamda dolanıp yanlış yazınca beni azarlayıp duruyor. Kendimi ilkokuldaymış gibi hissediyorum. Hemen altımda açılmış bir çatlaktan iki tane el uzanıp ayaklarımı tırmalayınca, korsan "Enkidu!" diye bağırıp ağzında bir şeyler geveliyor. "Bekle biraz, sana da yazdıracağım," diyor herhalde. Yakalayabildiğim iki sözcük nedense bana bir şeyler çağrıştırıyor. Bu sümüklü halimle kendimi ancak Humbaba'ya benzetebiliyorum, artık o da ne demekse... Çivi oynatmaktan bitap düşünce yatağıma geri dönüyorum. Gerçeklikte bir dakika, zihnimde dört gün sonra yazdığım tabletleri aramaya koyuluyorum. Odamın altını üstüne getiriyorum ama nafile! Geçmişte unutmuşum bütün tabletleri.

Duvara dönüp başka bir diyara bakıyorum ben de. Kütüphanedeki en değerli kitapları hunharca kullanan şu roman karakteriyle karşılaşıyorum. İçimi bir cehennem ateşi kavrıyor gene: "Öleceksin adi!" diye haykırıyorum arkasından. Savaş gazisi gibi gururlu ama kanadı kırık: "Yazar ne buyurursa onu yapıyorum. Sen yazar değil misin?" diye soruyor. Kem küm ediyorum, çaresiz: "Ben daha amatörüm, hem senin yazarın da değilim. Hâlinden hoşnut değilsen karşı çık yazarına, biraz karakterli ol!" diye öğüt verdikten sonra sıvışıyorum. Hasta hasta böyle tartışmalara hiç gelemiyorum. Başucumdaki "Dünya Edebiyatı Nasıl Okunmalı?" diye bir kitap iki günlük değil de asırlık dostmuşuz gibi başlıyor sohbete: "Hasta yazar olmaz, yazar hastalığı olur ancak." Tamam, diyorum, birileri başımdan aşağı sanrı tozu boca etti kesin.

Hapşu!!

"Evet, çok haklısın," diyor, "yazarlık hapşırmak değil de nedir?"

M.T.S., 19 Ekim 2010, İstanbul

Tepkiler: 

Hiç yorum yok: