2 Mayıs 2011

[Alıntı] Kendi varlığına karışarak yok olmak...

“Sen söyle, kar neden yağar?” dedi Cennet’in oğlu.

Muhtar sustu. Birden döndü sonra, köy alanındakilerin şaşkın bakışları altında muhtarlık odasına girdi. Masaya çöktüğünde bitkindi. İçinde bir yerde, yenilmişlikle birlikte belli belirsiz bir suçluluk duygusu geziniyordu.

Peşinden gelen bekçiye; “Artık üstüne gitme o çocuğun,” dedi bu yüzden. “Deli milletine katıldı o; ne ne yapacağı bilinir, ne ne söyleyeceği…”

Bekçi başını salladı yalnızca; duvarın dibindeki sandalyeye çökmüş, kapkara bir yüzle yere bakıyordu.

“Aslında şu anda ben de Cennet’in oğlu olmak isterdim,” diye mırıldandı muhtar.

Neden böyle dediğini kendisi de anlayamamıştı. Hatta söylediklerini doğru dürüst düşünmemişti bile, durup dururken birdenbire ağzından çıkıvermişti. Ardından da, bunca yıldan beri hep akıllı davranmanın yorgunluğu çökmüştü omuzlarına; ölçülü olmanın, başarmaya çalışmanın ve içinde köpüren binlerce arzuyu bütün bunların gerisine atmanın yıllanmış bıkkınlığı gelip yüz çizgilerine oturmuştu. O anda kendi ağırlığıyla ezilen yorgun bir böcekti sanki; hiç kıpırdamadığı halde, görünmeyen bacakları ve kollarıyla çaresizlik içinde tepinip duruyordu. Hareketlerinin hepsi masanın gerisinde duran hareketsizliğindeydi. Derken bu durum, aklına yepyeni bir şeyi düşürdü. Emin olmak için pencereye yaklaşıp köy alanına baktı.

Cennet’in oğlu çınarın dibindeydi hâlâ, elini kolunu sallayarak anasına birşeyler anlatıyordu. Bağırıyordu belki de, ağzından tükürük saça saça, karın neden yağdığını soruyordu. Alana toplanan köylüler dağılmıştı artık, Rıza’nın dışında herkes işine gücüne dönmüştü. O, Cennet’in oğluna köylüler adına bakmakla görevlendirilmiş gibi bakkal dükkânının önünde hiç kıpırdamadan öylece duruyordu.

Muhtar pencereye eğilip bakarken hareketsiz kalmıştı gene, görünmeyen kollarını sağa sola savurarak bu konumundan kurtulmaya çalışıyordu. Ama ne yaparsa yapsın ağırlığını bir kenara itip hafif adımlarla masaya dönebilmesi pek mümkün değildi. Pencerenin önüne yüzyıllar önce çakılmış paslı bir çiviydi sanki, için için vınlıyor, uğulduyor, ama kendi dışında kalan kendini bir türlü yerinden oynatamıyordu.

“İşte tıpkı böyle,” diye mırıldandı bir ara.

Bekçi hiçbir şey anlamadan ona bakıyordu. Bakışları gene de işe yaramıştı; muhtarın dışındaki muhtar, başkasına ait gözlerle görülünce yavaş yavaş güçlenmiş ve içindekiyle birlikte masaya kadar yürüyüp yerine oturmuştu.

“İşte tıpkı böyle,” dedi yeniden, “sırrını çözdüm hergelenin!”

Bekçi, soran bakışlarla sözün gerisini bekliyordu.

Muhtar susmuştu oysa; gözlerini masadaki mühür kesesine dikmiş, Cennet’in oğlunu düşünüyordu. Artık ona göre o da bir yok’tu; hem de yok olma yöntemi şimdiye kadarkilerden oldukça farklıydı. O ne Asker Hamdi ve ailesi gibi ansızın kaybolmuş, ne çerçi gibi gelip geçmiş, ne Aynalı Fatma gibi dağlara yürüyüp gitmiş, ne de Güvercin gibi uçmuştu… Hatta Cıngıl Nuri gibi ruhum sıkılıyor diyerek yılların arkasına da kaçmamıştı. Göz göre göre yok olmuştu o; kendi görünürlüğünün derinliklerine çekilmişti. Her gün her yerde karşılaşılacaktı eskisi gibi, sesi işitilip kokusu duyulacak, ama asla ona ulaşılamayacaktı. Herhalde kendi varlığına karışarak yok olmak en akıllıca yöntemdi. Belki de bu yüzden delirmişti Cennet’in oğlu; kendini kendine gömebilmesi için delirmesi, delirmesi için de herkesten akıllı davranması gerekmişti.

Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler, Can Yayınları (1995), s. 81-83.

Tepkiler: 

Hiç yorum yok: