23 Aralık 2013

[Başıboş Anlatılar] Yolüstü Dava

Yer değiştirme alanları. Sokaklar, kaldırımlar, yollar… Hatta sabit kalarak yer değiştirmenizi sağlayan araçlar. Otobüsler, trenler, vapurlar, uçaklar… Zamanı da peşinden sürükleyen bir hortum belki. Sabitim yanılgısı var ayaklarımı oynak zemine basışımda. Oysa ben de birer geçici yaprağım bu gezgin çehre bostanında.

Çokça hissettiğim bir gariplik. Görebildiklerimle aramda göremediğim bir şey. Zihinsel bir cam, çepeçevre. Pencereden seyre dalarken ya da ekranların sunduğu renklerde kaybolurkenki gibi değil. Bakarken… Gözümdeki o şeffaf parça da değil, veya bir gözlük, lens… Olmayan bir şey hissimde. Hayatımın bir noktasında objektiften bakma talihine dokunuşumdandır. Hayatı kesmek, çevçevelere sığdırmak son bağımlılığım. Bu içkin sınır sayesinde, sergilenen geçici bir şey değil, sergiyi gezen sıra -ve sınır- dışı kişi olduğum sanısıyla cilveleşiyorum. Nezaketen hasmının eserlerini görmeye gelmiş bir sanatçının özenisi hakim bakışlarıma. Bu sadece kendini koruma içgüdüsü diyen o çokbilmişe karşı çıkmak istiyorum! Gözlerimde oluşacak kıvılcımlara, dudağımın kenarlarında belirecek kıvrımlara iyi baksın. Dış ile ayrıklığım, dakika başı araya giren bir reklam gibi dikkat dağıtan “Ben” “Ben” “Ben” hislerini barındıran düşüncelere çekilmiş geçici bir sansür yalnızca. Ve karşıda çeşit çeşit çerçeveleri ile takdir edilecek yüzbinlerce sanat eseri… Reklamların ayartısıyla bulanıklaşan zihnin gördüğü ‘çirkin’ pırıl pırıl şimdi. Şimdi…

Geçmiş artık şimdi. Zamanı da sürüklüyor bu araçlar demiştim ya, olan oldu galiba. Sınır bir sigara dumanı gibi dağılmakta, “Ben” “Ben” zırıltısı duyuluyor hafiften. Ortada Bay K.’nın Davasından yansıma bir adam. İnce, ama sağlam yapılı biri, bedenini saran siyah bir takım elbise var üzerinde*… Başında o döneme özgü yuvarlak şapkalardan -adı kalmaz hiç aklımda. Esrarengiz adamı bir dava denetçisi görevine oturtan tam da o şapka işte. Tavşan çıksa keşke, oysa bir mahkeme salonu saklı içinde. Gözlerimi başka yöne çevirmek imkansız. Ona baktığımı fark ettiği kesin. İnatla bana bakmadığına göre davalı ben değilim. Öyleyse… onun varlığına kelepçelenmem niye?

Siyah, deri eldivenler. Biri ortadaki direğe kenetlenmiş, öteki kırmızı, incecik bir dosyaya. Belli, davalarla tek tek ilgileniyor. Eldivenler garibime gidiyor. Annemin vardı böyle deriden, üzeri yer yer kumaş işlemeli ama kahverengisinden. Gerisini görmesem bir kadın eli derdim. Zerafet yok fakat, metanet yalnızca. Biz, diğer yolcular aracın durup kalkmasıyla savrulup yalpalıyoruz. Onda kuru, yapmacık bir titreşim. Özenle şekillendirilmiş top sakalıyla ince bıyığı, yüzüne bir karakter katmaktan çok dava gözetmeni kalıbına iyice sokuyor onu. Ya da başka kalıplara… Orada bir “kişi” göremiyorum bir türlü. Hareketleri, davranışları, hatta görünümü mekanikleşmiş o insanlardan mı acaba? diyesim geliyor. Ama yok. Mekanikliğin vermiş olduğu o hareketlerin içi boşluğu da yok. En küçük zerresine kadar “amaç”la dolup taşıyor. Kırmızı dosya. Dava.

Sınır dağılmış, bulanıklaşmış iyice. Dava korkumu da bir gölge olarak adamın yanında fark edebiliyorum artık. Tedirgin edici. Onca insanın arasında, ben ve gölge, tek başına. Tam ortada fethedilmeyi bekleyen adam. Eldivensiz üçüncü bir el hayal ediyorum. Uzanıp tutabileceğim.

Suçlanmak umurumda değil halbuki. Garip. Bütün dünya beni suçlayabilir. Tek bir kişinin yoğun, doğrudan suçlamasına da katlanabilirim. Karşısında un ufak olacağım tek bir suçlama var. Nedensiz, bilinmez, o kendimin suçlaması. Biliyorum içten içe. Yanlış olan bir şeyler var. Kendime karşı işlediğim bir suç. Kendimde yansıta yansıta yok ettiğimi sandığım… O kırmızı dosyada bir gün önüme fırlatılacak. Çok beklemiş, fırlatılmayı hak etmiş. O gün için gözetmeni yanıma çekmeliyim işte. Ya da ben onun yanına çekilmeli, sığınmalı… Ellerimiz sınırın kesiştiği nokta olmalı, beni oraya, onun dünyasını bana taşıyan bir geçit.

Düşlenmiş ellere bakarken bakışlarım daha aşağı kayıyor. Düzen dışı bir bulanıklık. Ayakkabılar. Süet, kahverengi, beyaz bağcıklı ayakkabılar. Kurgu camın kırılma sesini duyuyorum. Çerçeveler kayıp. Mahkeme salonları saklı zihin köşelerinden kopuk, koca koca, tedirginlik kokan duvarlar arasına konmuş. Peki ya düşler? Onlar ikicik ayakkabıyla…

Geçmiş artık şimdi. Çizgileri de dalgalandırıyor bu araçlar. Saçmalık yapıp dağıtıyor. Şapkalı -muhtemel- obsesif adam kararlı adımlarla boşalmış bir koltuğa yerleşiyor. Yorgun. Dava… beklemede.

*Franz Kafka, Dava, Can Yay.

Meliha Tila Sadık, 18 Aralık 2012, İstanbul


Tepkiler: 

Hiç yorum yok: